Nisan 2026


1 nisan- Oz Büyücüsü(1939)-81

2 nisan- The Ox-Bow Incident(1943)- 79

3 nisan- Rüzgar Gibi Geçti(1939)- uzun bir fırtına gibiydi

4 nisan – Boogie Nights(1997)- 81

5 nisan- Magnolia(1999)- 97

6 nisan- Inherent Vice(2014) – 55

6 nisan- Weapons(2025) 75

7 nisan- Bridesmaids(2011)- 75

9 nisan- Godfather 2- 100

10 nisan- Issız Adam- ben seviyorum

10 nisan- Barry Lyndon(1975)- 95

11 nisan- Insomnia(2002)- 81

12 nisan- Apocalypse Now Redux(1979)- 98

13 nisan- The Princess Bride(1987)- 60

14 nisan – Breakfast at Tiffany’s(1961) – 75

14 nisan- Capote(2005)-75

21 nisan- Slow Horses s5-90

22 nisan- Invincible s4 –

23 nisan- Kuzuların Sessizliği(1991)-90

Çok bomba filmler izledim bu ay, aynı zamanda çok sevdiğim iki dizinin son sezonlarını da bitirdim ve yeni bir efsane diziye başladım.

Oz Büyücüsünü Wicked izlediğimden beri izlemek istiyordum. Büyüsünü geçen onca yıla rağmen kaybetmemiş, tatlı bir film. Wicked’dan kesinlikle daha üstün bir yapıt, ruhu var. Taklitler aslını yüceltir. Ne büyüleyici bir deneyim olmuştur bunu zamanında sinemada izleyenler için.

The Ox-Bow Incident en iyi filme aday gösterilip başka hiçbir adaylık alamayan son film, böyle ilginç bir özelliği var. Bundan dolayı epeydir izlemek istiyordum. Kısa ama etkileyici, düşündürücü bir film sayılabilir. Finalde haksız yere asılan adamın mektubu özellikle duygulandırıcıydı.

Rüzgar gibi Geçti, dört saatlik bir epik. Çok da yordu, rüzgar gibi geçti üstümden. Hakkında bir yazı da yazdım.

Ardından Paul Thomas Anderson’un kalan filmografisini bitirmeye karar verdim. Önce Boogie Nights izledim. Kesinlikle çok orijinal bir filmdi, çok orijinal. Epey orijinal.

Magnolia ise inanılmaz iyi bir filmdi, çok beğendim. There Will be Blood izlediğimden beri Paul Thomas Anderson filmlerine bakıp benzer bir seviyeyi görmeyi umuyordum. En çok bu film yaklaştı. Bu film cesur, fazla fazla olmaktan korkmuyor. Saygı duyarım böyle filmlere. İşlediği ayrı ayrı konuların, ayrı ayrı karakterlerin hepsi çok akılda kalıcı ve etkileyiciydi. Düşündükçe aklıma geliyor, çocuğun babasına bana daha iyi davranmalısın demesi, yatağında ölen herifin hayat kısa değil çok uzun diyerekten gitmesi, pes etmek istemeyen iyi yürekli polis amiri, gökten kurbağalar yağması vs vs…

Beni gerçekten etkileyen ve içime dokunan filmlerden biri oldu böylece. Film uzun ve çok dolu, daha iyi kurgulanabilirmiş, bazı şeyler kesilebilirmiş. Acemilikler mevcut. Ancak böyle daha güzel zaten. Bazen o acemiliğin ve o gençlik enerjisinin kendine has bir lezzeti olur, bu filmde de o lezzetten mevcut. Çıraklıktan ustalığa geçerken, ne tam çırak ne tam ustayken. Ustalık eseri There Will be Blood, ancak bu da inanılmaz bir eser.

Çok sıkıldım Inherent Vice izlerken, olmamış. Herhalde filmin karakterleri gibi ayık olmamak gerekiyordu bir şeyler anlamak için ya da hiçbir şey anlamamak için. Gerçekten de kafası güzel bir yerlere gitmeyen saçma sapan bir macera gibiydi. Her filmi süper olacak diye bir şey yok.

Weapons iyi geldi sıkıcı filmden sonra. Gelmiş geçmiş en iyi korku filmi değildi ve yirmi dk daha kısa olabilirmiş, ancak gayet başarılı bir filmdi. Temposu yeterliydi ve kendini çoğunlukla sıkmadan izletmeyi başarabildi, ortalara doğru yavaşlasa da sonradan toparladı ve harika bir finalle bitti. Sonunu gerçekten çok sevdim, çocukların cadıyı parçalaması süperdi, çok güldüm eğlendim. Kadının oyunculuğu ise gerçekten başarılıydı, hak edilmiş oscarlardan.

Bridesmaids’te Allah var güldüm, komikti ve genel olarak çok da sıkıcı değildi. Melissa McCarthy sırtlamış götürmüş filmi ama kesinlikle, Maya Rudolph’u da beğendim. Melissa McCarthy çok komik kadın ama, ondan sonra yutubda onun kamera arkası çekimlerine epey bir takıldım çok güldüm eğlendim.

Godfather 2 gerçekten de muazzam, tam bir başyapıt. Her defasında daha çok etkileniyorum. Bu sefer Godfather kitabını okuduktan hemen sonra izledim filmi. Godfather kitabı ayrı bir başyapıt zaten, filmden bile iyiymiş. Godfather 2 zaten artık en üst nokta, gelmiş geçmiş en iyi sequel. Gelmiş geçmiş en iyi film belki de, harika her şeyiyle.

Issız Adam hatırladığımdan da kötü filmmiş, eksikleri bu sefer daha bile çok gözüme battı. Saçma sapan yapay konuşmalar, zayıf oyunculuklar(Ada hariç)… Ancak müzikleri yeter, İstanbul’u yeter(hele böylesine özlediğim bir dönemde). Ben seviyorum kardeşim.

Barry Lyndon, gerçekten çok iyi filmmiş. Kubrick büyük yönetmen. Bir yükseliş ve düşüş hikayesi nasıl işlenirin Godfather 2’den başka bir mükemmel örneği. Tablo gibi sahneleri, müziği hala aklımda.

“Barry was one of those born clever enough at gaining a fortune but incapable of keeping one, for the qualities and energies which lead a man to achieve the first are often the cause of his ruin in the latter case.”

Insomnia iyi hoş film, Al Pacino taşımış. Nolanın sıkıntısı, bu sıkıntı sayılır mı bilmiyorum bile, ilk izlerken böyle çok derin çok acayip aşırı anlamlı filmler yapıyormuş gibi gelmesi ancak sonradan bakıp düşününce mevzunun aslında o kadar derin olmadığının fark edilmesi. Bu da öyle güzel bir film, çok derin çok önemli bir soruyla ilgili. Amaca giden her yol mübah mı? Ancak daha iyi işlenebilirmiş yani, finalde biraz kesip atıyormuş gibi oluyor. İyi yönetmen ama yine, severim.

Apocalypse Now Redux nefesimi kesti kısaca. Gecenin bir yarısı kitlendim soluksuz izledim filmi. İzlediğim en iyi filmlerden, derinden etkiledi beni. Redux versiyonunu eleştirmiş bazıları fazla uzun, Fransız sahnesi gereksiz diye. Hiç katılmıyorum, o sahne favori sahnelerimdendi. Genel olarak tüm sahneler favori sahnelerimdendi, çok akılda kalıcı bir filmdi. Gerçekten bir başyapıt. İki puanın birini Marlon puştunun çok kasmamasından diğerini de sonunu yeterince tatmin edici bulmadığımdan kırıyorum. İnanılmaz kalitede bir film ama, süper film.

Pazar günü buradaki arkadaşlarla amerikan kilisesine gittik, oradaki peder powerpoint sunumunda The Princess Bride göndermesi yaptı. Dedim bu bir ilahi işaret, sonunda izlemenin vakti geldi. Pek beğenmedim ama, beş yıl önce izlesem belki daha çok beğenirdim. Fazla mı kaşarlanmışım nedir? Ya da yirmi yıl sonra falan izlesem gerçekten kaşarlanınca, çolukla çocukla. Bilemiyorum, fazla sinik fazla skeptik oluyorum her geçen gün. Çok da küçük olmama rağmen hala, ya da belki de o yüzden. Bir Harry Sally değildi ama kesinlikle.

Breakfast at Tiffany’s izledim ardından. O japon karakter ne büyük rezillikti ya, bir kez mi güldürmez. Kusacak gibi oluyordum her sahneye çıktığında, tamamen bozmuş filmi. Film gerçi hep bozuk sayılır kitaba kıyasla. Truman abinin dehası yansımamış ekrana o kadar da maalesef, Hollywood bozmuş doğal olarak. Ancak iki şey taşıyor filmi, harika Audrey Hepburn ve muazzam şarkı.

Capote izledim hemen ardından, Truman Capote ile tekrardan ilgilendiğim bir dönemdeyim. Büyük yazar, güzel film. En muazzam biopic değil kesinlikle, ancak o ne oyunculuktur arkadaş. Nasıl bir yetenek. Bir kez daha gidişine üzüldüm. Buradan analım büyük üstat Philip Seymour Hoffman’ı, toprağı bol olsun.

Slow Horses son sezonunu bir gecede binge eyledim, bir başka muazzam oyunculuk da burada. Çok süper karakter Jackson Lamb, Gary Oldman başka bir büyük üstat. Sevdim bu sezonu, izletti kendini. Sevdiğim bir dizinin sevdiğim bir sezonu oldu.

Ancak asıl olay Invincible sezon finaliydi. Çok sıkı takipçisiyim ilk sezondan beri bu dizinin, severek de takip ediyorum. Ekrandaki en hikayelerden olduğunu düşünüyorum. İlk sezonu muazzamdı. İkinci ve üçüncü sezonlar da iyiydi ancak o kadar yükseğe çıkamadı. Ancak bu sezon, Thrag reisle de karşılaşmamızla beraber, başkaydı. Çok acayip bir sonla da bitti sezon, elde zor sorularla kaldık. Merakla bekliyorum ileriki sezonu. İlk sezondan daha iyiydi diyemem, ama daha kötüydü demem de epey zor.

Kuzuların Sessizliğini bir kez daha izledim son olarak. Film garip bir şekilde, hem çok iyi hem de aslında o kadar da iyi değil. Teknik açıdan kesinlikle harika bir film, Anthony Hopkins oyunculuk dersi veriyor. Ancak yaşını mı göstermeye başlamış mı desem film? Bu film o kadar efsane oldu ki sonradan çok klişeleşti, çok dalgası geçildi. Arada abartıya kaçmış gibi geldi, arada hadi lan oradan der gibi oldum. Ancak efsanelerin efsane olmasının sebebi var, bu da tartışmasız efsane bir film ve belki de en efsane kötü adama sahip. Hala eminim ki ilk izleyişte adamı koltuğa mıhlar, her şeye de ikna eder. Biz fazla kaşarlandık

Asıl Kurtlar Vadisi’ne başladım ama sonunda bu gurbette, beni o çok heyecanlandırıyor. O da başka bir efsane, şevkle ve zevkle izliyorum. “En büyük kabadayılık, beyefendiliktir.” Duran Emmi’ye selam olsun.