Bond, James Bond…
Gerçekten de “iconic” bir karakter, Sinemaya giriş yapalı altmış yıldan fazla olmuş. Bond karakterini severim, benim için yeri ayrıdır. Skyfall sinemada izlediğimi hatırladığım ilk filmlerdendir, ailecek gidişimizi hatırlıyorum. Uzun zaman da favori Bond filmimdi, James Bond da benim için Daniel Craig idi. Ancak uzun zamandır Sean Connery filmlerine de bir göz atmak istiyordum. Sonunda nasip oldu ve ilk üç filmini izledim, ardından hızımı alamayıp yirmi birinci yüzyılın iki efsane Bond filmini de tekrardan izledim. Bu yazımda da hem bu filmleri mukayeseli olarak ele almak hem de genel olarak James Bond üzerine konuşmak istiyorum.
” Women want to be with him, men want to be him.” James Bond özünde bu, bir fantezi. Ama süper bir fantezi. Gerçek olmadığını biliyor insan, ama gerçek olsun istiyor, kendini gerçekliğine inandırmaya çalışıyor, hatta gerçekte de o olmak istiyor.
Efsane bir karakter gerçekten. İlk film Dr. No’yu açtım, o tanıdık müzik çaldı, sonra kumarda (tabii ki de kazanan) Sean Connery’yi gördüm, “Bond, James Bond” dedi ve ben zaten tav oldum. Film kesinlikle çok iyi değil, hatta belki iyi bile değil. Günümüz standartlarının altında, fazla abartılı ve karikatür. Ancak yarattığı o efsane karakter, hala sinemada, hala bizlerle. Film pek iyi olmayabilir, ama karakter çok iyi.

Sean Connery, gerçekten maskülenliğin yürüyen hali, hem de altmışlar batı maskülenliğinin. Tabii ki de sigara içiyor, tabii ki de alkolik, tabii ki de bütün kadınlarla beraber oluyor ve bütün bunları yaparken de asla başarısız olmuyor, soğukkanlılığını kaybetmiyor ve görevini başarıyla yerine getiriyor.
İnanılmaz erkek, fazla erkek hatta birçok açıdan. Yer yer aşırıya ve absürtlüğe kaçarmış gibi de oluyor. Mesela Dr No’da üç kadınla beraber oluyordu, ilkini kumarda(öyle erkek ki hem kumarda hem aşkta kazanıyor doğal olarak) yeniyor, hemen ardına kadınla birlikte olup sonra göreve gidiyor. İkinci kadın resmen bunu öldürmeye çalışıyor, sonra bu ölümden kaçıp kadınla birlikte olup üstüne kadını tutukluyor. Üçüncüsü daha klasik, bu sefer o kadını ölümden kurtarıyor sonra birlikte oluyorlar.
Birçok açıdan çok komik konseptler, hikayeler aslında. Ancak Sean Connery öyle taşımış ki karakteri, bir kez bile aşırıya kaçtığını hissetmedim. Sean Connery kendine “abi adam koca Sean Connery/James Bond, yapar.” dedirtmesini başarıyor. Filmlerin, daha doğrusu karakterin başarısı da buradan geliyor zaten.
Derin bir karakter değil, iki boyutlu. Ancak öyle eğlenceli bir iki boyutlu karakter ki… Maskeleri var hiç inmeyen, o soğuk savaşın altmışlar maskülenliğine paralel olarak takılmış. Hep erkek hep en erkek. Sürekli kadınlar onu kesiyor, arzuluyor, erkekler ona korkuyla karışık saygı duyuyor. O her şeyi yapıyor, ama her şeyi. Süper kahraman gibi bir şey, her şeye kadir. Çok özgüvenli, hep serinkanlı, asla itici değil, çekiciliği baki.
Neticede ilk üç Sean Connery filmini Sean Connery için izledim. Dr. No çok kötü bir film değildi, kendini izletti ve pek sıkmadı. Bond dışındaki karakterler pek ilgi çekici değildi bir iki istisna haricinde, kadınlar genelde olduğu gibi çok güzeldi. Kötü karakter komikti, Jamaicaysa enfesti.
En sevdiğim, en çok bağ kurduğum filmse From Russia With Love oldu. Sebebiyse filmin komple altmışlar İstanbulu’nda geçmesi. Açtım filmi, herhalde Rusya’da geçiyordur diye düşündüm adından mütevellit. Tabii ki de geçmiyor, çünkü o dönemde demir perdeden içeri veya dışarı hiçbir şey geçmiyordu. En yakın nere olur, burası olur diye düşünmüş heralde yapımcılar.
O dönem İstanbulu’nu görmek benim çok hoşuma gitti tabii ki, iyi gezdirmişler Bond’u. İşte bir boğazda turluyor, bir Yerebatan Sarnıcı’nda takılıyor. Bugünkünden çok farklı bir İstanbul. Yine karikatürize etmişler bizi doğal olarak, Batılı arkadaşların oryantalist bakış açısından çıkması zor oluyor. Çok kötü resmedilmemişiz ama, o dönem yine kendilerinden olmasa bile öteki taraftan görmüyorlarmış belli ki… Nato’ya yeni girdiğimiz, Batıya çok lazım olduğumuz zamanlar. Şarklı ama sadık dost, biraz daha alt kademe de olsa bir dost olarak resmedilmişiz gibi hissettim. O dönem bile şu ankiden iyi bakılıyordu bize muhtemelen…
Goldfinger’ı izleyince artık tadında bırakmam gerektiğini fark ettim. Birçok yerde en iyi Sean Connery filmi olarak geçiyor, benim izlediklerim arasında en az beğendiğimdi. Artık o klişeleşen ve tekrar tekrar, tekrardan çekilen haline gelen formuna geliyor. Halbuki ben bu filmleri o saçma sapan aksiyonu ve kötü karakterleri için izlemiyorum. Sean Connery için, Bond için izliyordum. Artık yavaştan Bond’dan ziyade aksiyona ve saçma hikayelere odak kayıyormuş gibi hissettim.

Daniel Craig, yeni bir yüzyıl yeni bir Bond. Daha iyi yazılmış ve daha derinlikli bir karakter kesinlikte, Sean Connery gibi tek boyuta sıkışmamış. Çok daha gerçekçi bir karakter, tam olarak olmasa da onun gibi adamlar var gerçek hayatta. Düşüyor, kaybediyor, maskelerini ve zırhını indirip inciniyor. Geri kalkıyor sonra bir şekilde, mücadelesine devam ediyor. Karakter olarak değişiyor, evriliyor.
Modern bir karakter. M’in çok güzel bir lafı var onunla ilgili Casino Royale’de: “Arrogance and self-awareness seldom go hand in hand.” Aklımda kalmış bir alıntı. Bu seferki izleyişimde de Eva Green’in Bond hakkında söyledikleri aklımda kaldı: “James, I just want you to know that if all that was left of you was your smile and your little finger, you’d still be more of a man than anyone I’ve ever met.” Daha modern bir erkeklik tanımı var, çünkü erkeklik aslında bir organla değil zorda kalındığında dahi doğru olanı yapabilmekle ölçülür.
Bu ötekinden daha iyi , en iyi Bond budur demek ne kadar doğru olur bilemiyorum ama. Bence ayrı ayrı ele almak lazım, çünkü belki özlerinde aynı adam olsalar dahi çok farklılar. Sean Connery Bond’u çok eğlenceli bir fantezi, apayrı bir karakter. Yürüyen erkeklik ve karizma. Daniel Craig de kendi Bond’unu çok iyi canlandırmış, farklı bir yorum, günümüze çok daha uygun ve gerçekçi. İkisi de sonuç olarak süper karakterler.
Daniel Craig filmleri kesinlikle çok daha iyi ama, su götürmez. Casino Royale çok iyi filmmiş, Skyfall’dan da iyiymiş herhalde. Birçok açıdan süper, eksiksiz bir film. Skyfall da iyi de, Bond’un artık bozmaya başladığı belli oluyormuş. Ondan sonraki iki film rezalet zaten. Bu tarz filmlerde işte çok modern olsun, teknolojik olsun, çok zeki süper kötü bilgisayarla dünyayı ele geçirsin teması hep çok kötü sonuç veriyor. Olması gerektiğinden daha kompleks ve saçma filmler ortaya çıkıyor, diğer modern aksiyon filmlerinde de var bu. Halbuki alayı Casino Royale gibi olmalı, basit ve net. Kötü adam var, güzel yazılmış ve oynanmış, parasına bakıyor, Bond da bunu yakalayacak, bitti. Karakterler falan vs. her şey süper, komplikeleştirmeye çalıştıkça abes kaçıyor.
Ancak eninde sonunda şarkısı bile yeter, buradan Adele selam olsun.
